Hikaye ait bütün yazılar.

Köroğlu Hikayesi

Milcan

Köroğlu Hikayesi (Maraş Ağzı)
Hacı Ali Özturan

Önceki Sayıdan Devam..

ŞİRİN DÖNE

Hasan eşekten heybeyi indirdi. Korkuyla Köroğluna uzattı. Köroğlu heybeyi aldı. İçine baktı. İçinde camlı çerçeveli bir kız resmi vardı. Heybeden çıkardı. Evet, güzel mi güzel bir kız resmiydi. Sultan mı sultandı. Dilber mi dilberdi. Saçları gürdü, uzundu, simsiyahtı. Kaşları yay gibi inceydi. Gözleri fincan gibiydi. Burnu fındık gibi ufaktı. Dudakları Bertiz kirazı gibiydi. Gülümseyen dudaklarının arasından inci gibi beyaz, pirinç tanesi gibi küçük dişleri görünüyordu. Gerdanı kar gibi beyazdı. Kara üzüm yutsa, gırtlağından aşarken sanki görülecek gibiydi. Köroğlu resimdeki kıza hayran oldu. İçinden ılık ılık bir şeyler aktı.
Resmi Ayvaza uzattı:
-Altında bir yazı var. Oku hele oğlum ne yazıyor? dedi.
Köroğlunun okur yazarlığı yoktu. Ayvaz resmi aldı. Altındaki yazıyı okudu:
-Beyşehrinde Hasan Beyin kızı Döne.
Köroğlu resmi aldı. Dönenin yanağındaki çifte bene daldı gitti. Nice sonra:
-Bu kıza Benli Döne demeli, Şirin Döne demeli, dedi.
Sonra ayvanlı köşkteki beylerine açıklama yaptı:
-Beyşehrindeki Hasan Bey kimdir bilir misiniz? Lala Hüseyin Paşanın kardeşidir. Babam Deli Yusufun kan düşmanının kardeşi…
Sonra Ayvaza seslendi:
-Şu sazımı ver hele oğlum.
Ayvaz, Köroğlunun oniki telli, yirmi dört perdeli, sedefkârî sazını duvardan indirdi, saygıyla uzattı:
-Buyur Baba.
Sazı alan Köroğlu uzun uzun söyledi. Bakalım ne söyledi:
Bugün bir keyfiyetim var
Mey doldur Ayvaz tez doldur
3/10 İşretim var sohbetim var
Mey doldur Ayvaz tez doldur

Ayvaz sıva bileklerin
Kabul olsun dileklerin
3/11 Çatal olsun yüreklerin
Mey doldur Ayvaz tez doldur.
Türkünün burasında Ayvaz, Köroğlunun Benli Döneyi kendisi için düşündüğünü sandı. “Ayvaz sıva bileklerin” deyişini, “Evliliğe hazırlan!” diyor sandı.
Köroğlu sazın üstüne yumulmuş, söylüyor da söylüyordu:
Ata vururlar kaşağı
Dinlemem beyi paşayı
3/12 Altın yaldızlı şişeyi
Mey doldur Ayvaz tez doldur

Kolunda kolbağı mercan
Sana olsun canım kurban
3/13 Elinde hölbeli fincan
Mey doldur Ayvaz tez doldur

Kırat görünmez haşadan
Ben korkmam beyden paşadan
3/14 Altın yaldızlı şişeden
Mey doldur Ayvaz tez doldur

Rakı içerler sazınan
Keklik avlarlar bazınan
3/15 Türlü be türlü nazınan
Mey doldur Ayvaz tez doldur

Köroğlum çıkmış köşküne
Hak yardım etsin düşküne
3/16 Şirin Dönenin aşkına
Mey doldur Ayvaz tez doldur
Deyip bağladı.Köroğlu:
-Gözün aydın Ayvaz. Sana bir yoldaş getireceğim, dedi.
Ayvaz bu söze de mim koydu. Köroğlu, Şirin Döneyi Ayvaza eş mi, yoksa abla mı yapacaktı? Pek karar veremedi. Açık açık sormaya da utandı. O konu öylece kaldı.
Köroğlu uşaklarını çağırdı. Hasanı göstererek:
-Tez şu adama bir bohça binbaşı elbisesi verin. Giyinsin kuşansın, yanıma gelsin.
Hasanı götürdüler. Giydirip Köroğluna getirdiler. Hasanın sevincine diyecek yoktu. Ağzı kulaklarına varıyordu. Binbaşı elbisesini sonunda giymişti. Başında beyaz keçeden bir külah vardı. Keçe külahına nakışlı nakışlı Acem poşusunu dolamış, bir ucunu sağ yanağından aşağı bir buçuk arşın sarkıtmıştı. Melesî gömleğin üzerine sırmalı aba giymişti. Siyah şalvarının cep ağızlarından aşık kemiğine dek olan yeri sırma ile işlenmişti. Beline Şam işi bir kuşağı yedi dolam dolamıştı. Kuşağın bir katına hançerini, bir katına tesbihini, bir katına tabakasını, bir katına emziğini, bir katına kavını çakmağını, bir katına para kesesini koymuştu. Ayaklarına kırkaltı numara yedi körüklü çizmeler giymişti. Adım attıkça gıcır gıcır ses çıkarıyordu.
-Nasıl ağa? Yakıştı mı?
Diye sorunca, Köroğlu:
-Üfff! dedi. Hırsıza kendir yakışır gibi. Şimdi beni dinle Hasan. Seni binbaşı yaptım. Altın ağacı meselesini sonra konuşuruz. Şimdiii, senin emrine bin tane silahlı vereceğim. Onların her işinden sen sorumlu olacaksın. Yemelerinden, içmelerinden, giyinmelerinden, disiplinlerinden… Kısaca her şeylerinden sen sorumlusun.
-Pekey Ağam! Onları mum gibi yumuşatırım. Sen hiç tasalanma.
-Senden istediğim şu: Eline, diline, beline sahip olacaksın. Bu ne demek? Şu demek: Kimseden bir şey çalıp çırpmayacaksın. Kimseden zorla, haksızlıkla bir şey almayacaksın. “Benim şuna gücüm yeter, tepesine bir yumruk vurayım, elindekini alayım.” demeyeceksin. Çünkü ne demişler: “Zâlimin zulmü, mazlumun Allahı var.” Sonraaa! Diline sahip olacaksın. Yerinde konuşacaksın. Dedikodu yapmayacaksın. Saygılı konuşacaksın. Sonraaa… Uçkuruna sağlam olacaksın. Kimsenin ırzına, namusuna dolanmayacaksın. Tamam mı?
-Pekey Ağam! Tamam!
Bunun üzerine Köroğlu Maraş işi oyma sehpanın üzerindeki resmi aldı. Hasana:
-Bu kızı bulması senden, gönlünü alması benden. Hazırlan bakalım. Yola çıkacağız, dedi.
Hasanın ödü koptu. Başka bir kentten kız alıp getirmek güç bir işti. Hasan elbette korkardı. Başındaki keçe külahı yere çaldı:
-Bu binbaşı elbisesini giydirmesi senden, çıkarması benden.
Diyerek abasını çıkarmaya başladı. Deli damarı tutmuş, bas bas bağırıyordu:
-Ben ırz düşmanı mıyım ulan? Böyle namus işlerine beni karıştırma. Kalen de senin olsun, binbaşıların da…
Köroğlu alttan aldı.
-Be Hasan, kaçıracağım demedim ki… Gönlünü edeceğim dedim. Zorla güzellik olur mu? Gönlünü edebilirsem ne âlâ. Edemezsem döner geliriz.
Hasan:
-Ağa sana bir tuz hikâyesi anlatayım da dinle, dedi. Tuz Gölüne yakın bir köyde bir adam varmış. Her gün tarlasına gider çalışırmış. Her akşam dönerken bir torba tuz sırtlanır, köye getirirmiş. Yaş tuz ağır olur ya… Adamcağız eve geldiğinde ter içinde kalırmış. Karısı onun tuzu ne sıkıntılarla getirdiğini bilmediğinden, her isteyene tabak tabak tuz verir, ark altından bostan bağışlamış. Adam bakmış ki böyle olacak gibi değil. Bir sabah “Kalk avrat tarlaya seni de götüreyim.” demiş. Kadın kısmı gezmeyi sever, hemen hazırlanmış. “Bir de torba al da dönüşte tuz getirirsin.” demiş. Kadın bir torba almış, erkek bir torba almış, tarlaya gitmişler. Yoksulun günü çalışmakla geçer. Çalışmışlar, yorulmuşlar, akşamı etmişler. Dönüşte birer torba yaş tuz doldurup köyün yolunu tutmuşlar. Tuz ağır, yol uzun, ter kadının kıçına aşağı akmaya başlamış. Eve vardıklarında kadın ter içindeymiş. Konu komşu beleş tuza alışkın ya, hemen eve damlamışlar. “Bacım biraz tuz ver.” demişler. Kadın alnındaki terleri sile sile, “Bacım,” demiş, “ben tuzumu vermem, herifin tuzuna da karışmam.” Köroğlu Ağa, bizim hikâye de tuz hikâyesine döndü. Tuz hesabı, ben elin namusuna dolanmam, başkasına da karışmam.
Köroğlu yine alttan aldı:
-Ulan Hasan, yavrum. Yiğit halinden anlamaz mısın? Gönül bu aktı gitti. Çaresi yok.
-Ben namus işine karışmam ağa. Kusura bakma.
Köroğlu, dört parmak enindeki, kancık katır sidiğinden su verilmiş Kirmâni kılıcını kınından bir karış sıyırdı:
-Dırlanma Ulan! Kes sesini! Hemen hazırlığını gör! Binbaşılığı da geri aldım senden.
Çeliğin yüzü soğuk olur, Hasan kılıcı görünce birdenbire değişti:
-Pekey ağam, pekey. Hemen gidelim, dedi.
Hazırlıklar görüldü. Köroğlu Kürdüvârî bir elbise giydi. Kıl aba, kıl şalvar giydi. Kıratı Kayseri eşeği gibi boyadı. Kaledekileri önce Tanrıya, sonra Hoylu Beye emanet ettikten sonra ”Al Allah kulunu, zapteyle delini.” deyip yola çıktılar.
……………………………………………………………………………

Devam Edecek…

Yorum yok

Köroğlu Hikayesi

Milcan

Köroğlu Hikayesi (Maraş Ağzı)
Hacı Ali Özturan

Önceki Sayıdan Devam..

Deyip gülüştüler.
Hasan aşhaneye vardı. Bir leğen daha çorba içti. Sonra Bozgediğin yolunu tuttu. Karnı doyunca aklı başına geldi. Aldı Hasan:

Ahırda öldüm dirildim
Sabah karnımı doyurdum
3/4 Beylerin gözüne girdim
Şansım açıldı açıldı

Bir büyükçe baş keseyim
Varıp ağama vereyim
3/5 Sonra binbaşı olayım
Şansım açıldı açıldı

Altın ağacına varsak
Gövdesine depik vursak
3/6 Çuvala altın doldursak
Şansım açıldı açıldı
Dellek Deli Hasan gözü havalarda, ağzını ayıra ayıra giderken, “Gözü yükseklerde olan kuyuya düşer.” demişler, Hasanın da ayağı bir ağaç kütüğüne takılıp, ağır gövdeyle “Şırlaaap!” diye düşmez mi? Hasanın feleği şaştı. Bir zaman kendine gelmedi. Nice sonra ayıldı. İnleye inleye kalkarken gördü ki, bir ağacın köklerinden yeni filizler çıkmış:
-Her işte bir hayır var, demişler. Benim düşmemde de bu hayır varmış. Ben Köroğlunun görmez tarafından altın ağacından bir çitil alsam, götürüp evimize diksem nasıl olur? İyi olur. Silkele babam silkele.
Hasan kalktı.Varıp Bozgediğe dikildi. Beklemeye başladı.
Biraz sonra bir köylü eşeğini önüne katmış, ağır ağır Hasana doğru gelmeye başladı. Adam bir ara kafasını kaldırdı. İleriye doğru baktı. Bir de ne görsün; insan azmanı biri Bozgediği tutmamış mı? “Eyvah!” dedi içinden. “Verecek param da yok. Bu adam benim canımı alır.” Adam durakladı. Geriye dönmeyi düşündü. Sonra vazgeçti. Kaçsa bile bu dev gibi adam kendisine yetişirdi. Çaresiz yürümeye devam etti. Yüreği gepir güpür atıyordu.

HASAN BÜYÜK BİR BAŞ KESİYOR

Hasan da köylüyü görmüştü. Dikkatle köylüyü inceledi. Evet, köylünün silahı yoktu. Ama korku Hasanı bir türlü bırakmıyordu. “Ya silahını abasının altında saklıyorsa?” diye düşündü. Korktu. Ama yine de önlem almaktan kendini alamadı. Kuzu kerpiç misali bir taşı, oturduğu kayanın ardına sakladı. Hasan korkudan tir tir titriyordu. “Köylü giderken arkasından vururum.” diye düşündü. “Peki, ya tutturamazsam? O zaman bu köylü beni burada boğazlamaz mı?”
Zavallı köylü yaklaştı. Korka korka selâm verdi:
-Selamünaleyküm!
Hasan korkuyla elini taştan çekti. Adamın selâmını, “Sakın o taşa el sürmeyesin haaa!” demeye getirdiğini sandı. Ayağa kalktı. Yerlere kadar eğilerek:
-Ve aleykümselâm!
Deyip selâmını aldı. Böylece bir kötü niyeti olmadığını belirtti.
Köylü korka korka uzaklaşmaya başladı. On adım kadar gitmişti ki, Hasan elini taşa attı. Tam bu sırada köylü geriye dönüp Hasana bakmasın mı? Hasan korkudan elini taştan çekti. Böylece Hasan köylüden, köylü Hasandan korka korka ara iyice açıldı. Köylü Bozgediği aşıp kayboldu.
Buna benzer birkaç olay daha oldu. Adamlar Hasandan, Hasan da adamlardan korktu. Sonunda ak saçlı, ak sakallı, ak sarıklı, ak zıbınlı bir yaşlı geldi. Önüne zayıf bir eşek katmış bastonunu çaka çaka ilerliyordu. Hasanı görünce bir an duraladı. Sonra yine ilerledi. Hasana doğru gittikçe yaklaşıyordu.
Hasan “Hah!” dedi içinden. “Köroğlu büyük bir baş kes dediydi. Bundan büyük baş olur mu? Doksan doksanbeş yaşında var bu adam.”
Hasan taşını hazırladı. Yaşlı adam gittikçe yaklaşıyordu. Yaşlı adam yaklaştıkça Hasanı korku basıyordu.Öyle ya, ya bu yaşlının çökük omuzları birden bire dikilir, kamburu doğrulur, ak saçları, ak sakalı simsiyah olursa? Hasanın kafasından geçenleri okuyup, Hasanın gırtlağına sarılırsa… Bu yaşlılardan herşey beklenirdi.
Hasan bu olmayacak kuruntularla iyice sindi. Yaşlı adam Hasanın önünden selâm verip geçti.
Hasan korkudan ayağa fırladı. Eğilerek selâm aldı:
-Aleykümselâm!
Yaşlı adam derin bir soluk aldı. Demek Hasan kendisine bir kötülük yapmayacaktı. Eşeğini sürdü.
Hasan birdenbire elini taşa attı. Hengeyledi, hüngeyledi, yaşlı adamın ense köküne hıngeyledi.
Hasan taşın değip değmediğine bile bakmadan kaleye doğru kaçmaya başladı. Uzun bacaklarıyla, koşan bir kavak ağacına benziyordu. Bir ara peşinden gelen olup olmadığını anlamak için geriye döndü. Gelen giden yoktu. Durdu. Soluk soluğa kalmıştı. Yaşlı adama doğru baktı. İşte orada yatıyordu. Eşeği sahipsiz kalmış, yolun kenarındaki siyeçlerde yayılıyordu. Hasan derin bir soluk aldı. Yaşlı adama doğru özenle yaklaşmaya başladı. Öyle ya, bu yaşlı adam çakal öldüye yatabilirdi. İyice yaklaşmıştı ki, hafif bir rüzgâr, yaşlı adamın beyaz zıbınını havalandırmasın mı? Hasan:
-Eyvah! Adam ölmemiş, beni kandırıyor!
Diyerek geldiği yöne kaçmaya başladı. Yaşlı adamın kendisine yetişip yetişmediğini anlamak için döndü. Kimsecikler yoktu. Yaşlı adamdan yana baktı. İşte orada yatıyordu. Hasan yeniden yaklaştı. Yaşlı adamın yanına vardı. Mezar taşı gibi tepesine dikildi. Ayağının ucuyla dürttü. Tamam, bu büyük başı öldürmüştü. Dizini yaşlı adamın göğsüne koydu. Kafasını çekip kopardı. Kesik kafayı saçından tuttu, eşeği önüne kattı. Kesik kafayı sallaya sallaya kalenin yolunu tuttu. Keyiflendi. Aldı Dellek Deli Hasan. Bakalım ne dedi:
İlk defa bir büyük başı
Kestim mestoldum mestoldum
3/7 Saçından tutup elime
Astım mestoldum mestoldum
Kaleye vardı. Nöbetçiler Hasana, “Bu zavallı yaşlı adamdan ne istedin?” der gibi dik dik baktılar. Hasan laftan anlamıyor, bakıştan ne anlasın. Nöbetçilerin kendisine hayran hayran baktığını sandı. Aldı Hasan:
Bozgedik temaşa idi
Ayan kurda kuşa idi
3/8 Böyle büyük başa idi
Kasdım mestoldum mestoldum
Nöbetçi kafasını iki yana çevirdi. “Lâ havle..” çekti.
Hasan yoluna devam etti. Ayvanlı köşkte Köroğlunu buldu. Köroğlunun toplantısı henüz dağılmamıştı. Beyleri ile sohbetteydi. Bir yanında Ayvaz, öteki yanında Reyhan Arap oturuyordu.
Aldı Hasan:
Kasteyledim kellesine
Elim kolum heybesine
3/9 Binbaşılık rütbesine
Bastım mestoldum mestoldum
Hasan:
-Düşmanıyın ömrü bu kadar olsun Ağam!
Deyip elindeki ak saçı, ak sakalı kızıl kana bulanmış kelleyi, Köroğlunun kucağına doğru yuvarladı. Kelle yuvarlandı. Varıp Köroğlunun kucağına düştü. Köroğlu şaşkınlıkla kelleyi aldı, inceledi. Kızıp bas bas bağırdı:
-Ulan itoğlu it! Ulan hayvan oğlu hayvan! Bu zavallıdan başka kesecek adam bulamadın mı? Gücün buna mı yetti ulan? Tüh senin boyuna bosuna!
Hasan saf saf karşı çıktı:
-Elini öptüğüm ağam. Sen büyük bir baş kes demedin mi? Bundan büyük baş mı olur? Adam neredeyse yüz yaşında var.
-Ulan ben sana büyük bir baş kes dediysem böyle yaşlı, zavallı birini mi öldür dedim? Büyük baş denince, güçlü kuvvetli, dişli biri anlaşılır. Sen tutmuş, yüz yaşındaki şu zavallıyı kesmişsin. Nesi varmış bu fukaranın, getir bakalım?
-Bir eşeği bir de heybesi var ağa.
-Gördün mü? Ne istedin bu yoksuldan. Boyundan posundan utan be! Getir bakalım heybesini.

Devam Edecek…

Yorum yok

Köroğlu Hikayesi

Milcan

Köroğlu Hikayesi (Maraş Ağzı)
Hacı Ali Özturan

Önceki Sayıdan Devam..

Köroğlu soğukkanlılığını koruyarak doğruldu:
-Köroğlu benim. Buyur Ağa! Bir isteğin mi var?
Hasan birdenbire seğirtip Köroğlunun ayaklarına kapandı:
-Aman Ağam, beni de binbaşı yap. Senin bir altın ağacın varmış. Silkeleyip, silkeleyip binbaşılarına çuval çuval altın dağıtıyormuşsun. Aman Ağam beni de binbaşı yaz. Kulun kölen olim.
Köroğlu derin bir soluk aldı. Kendine gelince kızdı. Sırtını ayvanlı köşkün duvarına dayadı. Tabanı ile hengeyledi, hüngeyledi, Hasanın göğsüne hıngeyleyince, Hasan top gibi yumak oldu, karşı duvara çarpıp yere yığıldı. Köroğlu, dört parmak enindeki Kirmânî kılıcını sıyırdı. Hasanın tepesine dikildi:
-Ulan deli pezevenk, seni bana sayıyla mı verdiler? diye gürledi.
Ayvaz hemen araya girdi. Biliyordu ki Köroğlu buna bir kötülük yapsa, kızgınlığı geçince çok üzülürdü:
-Aman Baba bırak, dedi. Adamın aklı bir hoş. Bir Allahın zavallısı. Kızgınlığa kapılma. Hatırım için bağışla. Büyüklük sende kalsın.
Köroğlu “lâ havle…” çekip kılıcını kınına soktu. Varıp döşeğine oturdu. Deli Hoylu bir sigara sarıp Köroğluna uzattı:
-İç hele ağam.
Köroğlu sigarayı aldı. Gümüş ağızlığa koydu. Uşağın maşa ile uzattığı közden sigarasını yaktı.
Bu sırada Hasan da kendine gelmişti. Süklüm püklüm duruyordu. Köroğlu kızgınlıkla sordu:
-Kaç kâtilsin lan?
-Hiç adam öldürmedim Ağam.
-Hırsızlık ettin mi?
-O ne demek Ağam. Elin malına elimi bile sürmem.
-Yol kestin mi?
-Tövbe Ağam…
-Ulan, adam öldürmemişsin, hırsızlık yapmamışsın, yol kesmemişsin; benim yanımda ne işin var? Benim yanıma haksızlığa uğramış, bu haksızlık uğruna adam öldürmüş, yol kesmiş, yasalara karşı gelmiş olan gelir. Ben seni ne yapayım?
-Aman Ağam ne yaparsan yap, yeter ki beni de binbaşı yaz.
-Kes ulan! Ne binbaşısı… Benim binbaşılarım senin gibileri ağzında götürür. Köroğluna binbaşı olmak kolay mı?
Köroğlu düşündü. Hiç değilse bu adama, buralaraca gelmişken bir iş vermek istedi?
-Nalbantlıktan anlar mısın?
-Anlamam Ağam.
-Seyislikten anlar mısın?
-Yok Ağam.
-Terzilikten anlar mısın?
-Ondan da anlamam.
-Marangozluk elinden gelir mi?
-Gelmez.
-Duvarcılığa aklın erer mi?
-Ermez.
-Yemek pişirmesini bilir misin?
-Bilmem. Amma iyi yemek yerim.
Köroğlu kükredi:
-Ulan ne işe yararsın sen? Terzilik yok, marangozluk yok, duvarcılık yok, nalbantlık yok, seyislik yok, aşçılık yok. Ne işe yararsın sen?
Hasan atıldı:
-Ağa, ben adamın sırtından oklava gibi kir çıkarırım.
-Ulan, “Delleğim.” desene.
-Evet Ağam, bana Dellek Deli Hasan derler.
Köroğlu kızdı:
-Alın şunu ahıra hapsedin.
Hasanı karga tulumba ahıra hapsettiler. Hasan gübrelerin arasına oturdu. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ahırdaki atlar bile kişnemelerini kesmiş, Hasanın höykürmesini dinliyordu. Mevlânanın Mesnevîsinde bir Ahmak Mahmut hikâyesi vardır. Hasan nasılsa birinden duyduğu bu hikâyeyi anımsamış, ona ağlıyordu. Hikâye ile Hasanın durumu tıpatıp birbirine benziyordu:
Meğer Mahmut adında bir adam varmış. Bu Mahmutun her işi ters gitmeye başlamış. Ne yapsa, ne denli dikkat ederse etsin işleri kötüye gidiyormuş. Kendi kendine demiş ki:
-Oğlum Mahmut. Senin arabın uyuyor. Şans taşın yere düşmüş. Sen en iyisi şans ülkesine gidip arabını uyandır.
Mahmut yola koyulmuş. Bir dağdan aşarken karşısına bir aslan çıkmış. Aslan kükremiş, Mahmuta neci olduğunu, nereye gittiğini sormuş. Mahmut anlatmış:
-Adım Mahmut. Şansım son günlerde kötüye gitmeye başladı. Herhalde arabım uyumuştur, şansım yere düşmüştür diye şans ülkesine gidiyorum.
Aslan heyecanla atılmış:
-Aman Mahmut kardaş, şans ülkesine vardığında bir de benim şansıma bak. Av avlayamaz oldum. Üstelik bir titreme, bir üşütme ile günden güne zayıflıyorum. Çözüm neymiş, bir bak hele.
Mahmut “Peki!” deyip yoluna devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, yolu bir araziye düşmüş. Üç çiftçi ekin biçiyormuş. Mahmut:
-Bereketli olsun, demiş.
Çiftçilerden biri:
-Sağol kardaş. Ama bereket kalmadı bizim arazimizde. Ne olduğunu anlayamadık.
Mahmut:
-Ben şans ülkesine gidiyorum. Sizin şansınıza da bakayım.
Deyince çiftçiler sevinmiş.
Mahmut yoluna devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, yolu bir ülkeye düşmüş. Yolda giderken ülkenin padişahıyla karşılaşmış. Padişah Mahmutun yabancı olduğunu giyiminden anlamış. Yanına çağırmış:
-Nereden gelip nereye gidiyorsun? diye sormuş.
Mahmut düşüncelerini anlatmış. Şans ülkesinden söz açınca padişah demiş ki:
-Aman Mahmut bir de benim şansıma bak. Ülkemin insanlarına söz dinletemiyorum. Bunun nedeni neymiş bana bildir, demiş.
Mahmut padişaha da “Peki!” demiş. O ülkeden ayrılmış. Sonunda şans ülkesine varmış. Sahiden de arabı uyumaktaymış. Dürtüp uyandırmış. Bakmış ki şans taşı yere, çirkefin içine düşmüş. Alıp yıkamış; yüksek bir yere bırakmış. Kendi kendine, ”Tamam, bundan sonra şansım açılır. ”demiş. ”Gelmişken, yolda karşılaştıklarımın şanslarına da bir göz atayım.” diye düşünmüş.
Aramaya başlamış. Aslanın şansını bulmuş. Aslanın derdinin çaresini öğrenmiş. Aslan, ahmak bir adam eti yerse iyileşecekmiş.
Sonra çiftçilerin şansını aramış. Meğer çiftçilerin arazisinde büyük bir hazine gömülüymüş.
Sonra da padişahın şansını bulmuş. Meğer padişah kadınmış, halkı o yüzden sözünü dinlemiyormuş. Bu padişahın babasının hiç erkek çocuğu yokmuş. “Ben ölürsem yerime başkaları geçer.” düşüncesiyle yeni doğan kızını “Oğlum oldu!” diye ilân ettirmiş. Kızını oğlan çocukları gibi yetiştirmiş. Sonra da padişah ölünce erkek sanılan kız padişah olmuş.
Mahmut gerisin geriye yola çıkmış. Önce padişaha uğramış. Demiş ki:
-Padişahım sen kızmışsın. Halkın onun için sözünü dinlemiyor.
Padişah demiş ki:
-Mahmut, gel seninle evlenelim. Ülkeyi beraberce yönetelim.
Mahmut:
-Yoook, demiş. Padişahım ben şansımı yudum arıttım, yükseğe koydum. Şansım açıldı bir kez… Hiç buralarda durur muyum?
Padişah ne denli inandırmaya çalıştıysa da Mahmut kanmamış, yoluna devam etmiş. Bir zaman sonra çiftçilere varıp konuk olmuş:
-Şans ülkesine gittim, deyince.
-Mahmut kardaş, bizim şansımıza da baktın mı? diye sormuşlar.
-Baktım, demiş. Sizin tarladaki dutun altında hazine gömülüymüş.
-Hemen gidip bakalım.
Kazmaları kürekleri alıp tarlaya varmışlar. Mahmutun dediği yeri eşmişler. Gerçekten de kocaman bir küp altın bulmuşlar. Mahmuta demişler ki:
-Mahmut kardaş, biz üçümüz kardaşız. Bir de nazlı mı nazlı, hatun mu hatun bacımız var. Gel bacımızla seni everelim. Bu hazineyi de ömrümüzün sonuna dek yiyelim.
-Yoook, demiş Mahmut. Ben şansımı yudum arıttım, yükseğe koydum. Şansım açıldı. Buralarda durur muyum artık?
Mahmut yola çıkmış. Sonunda aslanın yanına uğramış.
-Hoş geldin Mahmut kardaş, demiş aslan.
-Hoş bulduk aslan kardaş.
-Eee, şans ülkesine gittin mi?
-Gittim. Şans taşımı buldum, sildim, arıttım, yükseğe koydum. Arabım uyuyormuş, uyandırdım.Bundan sonra şansım açıldı. Senden ayrıldıktan sonra bir çiftçi ailesine rastlamıştım. Arazilerinde verim sürekli azalıyormuş. “Nedenini öğren.”dedilerdi. Daha sonra bir ülkenin padişahıyla konuştum. “Halkım benim sözümü dinlemiyor, nedenini öğren.” dedi. Meğer padişah kadınmış. Kendisini erkek sanıyorlarmış. Dönüşte:
-Padişahım sen kızmışsın. Halkın sözünü bunun için dinlemiyor, deyince Padişah bana evlenme önerdi.
-Gel seninle evlenelim, ülkeyi beraberce yönetelim, dedi.
-Yoook, dedim. Değil mi aslan kardaş? Şansım açıldı bir kez, oralarda durur muyum? Oradan çiftçilere uğradım. Meğer çiftçilerin arazisinde altın gömülüymüş. Hazineyi çıkardık. Bana dediler ki:
-Mahmut kardaş, bacımızı sana verelim. Bu hazineyi de ömür boyu yiyelim.
-Yoook, dedim. Şansım açıldı bir kez. Oralarda durur muyum? Düştüm yola.
Aslan:
-Eee, benim şansıma da baktın mı?
-Baktım. Sen ahmak bir insan eti yersen hastalığın iyi olacakmış.
Aslan:
-Ulan senden ahmağını nereden bulayım?
Deyip bir pençede Ahmak Mahmutu parçalayıp yemiş.
Dellek Deli Hasanın hikâyesi de ahmak Mahmutun hikâyesine benziyordu. Hasan ahırda dövünüp duruyordu:
-Ulan, gerçek ahmak Mahmut benmişim de haberim yok. Vay benim akılsız kafam vay. Anam, “Seni evereyim oğlum, gitme!” dedi, dinlemedim. Ustam, “Sana bacımı vereyim, hamamdan da hisse vereyim, gitme!” dedi, dinlemedim.Yolda bezirgân, “Seni baş koruma yapayım, komşumun kızıyla evereyim, bizimle kal!” dedi, dinlemedim. Vay Ahmak Hasan, vay! Neyine gerek senin Köroğlu ile aşık atmak.
Hasan ahırda dövüne dövüne uyudu. Gübrelerin arasında kayboldu. Varlığını atlar bile unuttu.
Şafak söküp hava ışıyınca Hasan uyandı. Gübre yığınlarının arasından kafasını yekindirdi. Atlar birdenbire Hasanı görünce ürktü, kişneyip eşinmeye başladı. Bir kısmı yularlarını kırıp, ahırda koşuşmaya başladı.
Hasan bu karagaşadan öyle korktu ki:
-Atlar beni çiğneyecek!
Diye bağırarak kapıya seğirtti. Ama kapı kilitliydi. Hasan geriye çekildi, hengeyledi, hüngeyledi, elif cüzü kalınlığındaki demir kapıya tekme ile hıngeyleyince, kapıyı çarşaf eskisi gibi yırttı. Kendisini dışarıya attı.
Hasanı seyisler yakaladı. Durumu Köroğluna anlattılar.
-Ağam, izin ver şu pisin kellesini gövdesinden ayıralım, dediler.
Köroğlu düşündü. Bu demir kapıyı bir tekmede çarşaf eskisi gibi yırtmak her baba yiğidin kârı değildi. Şu Hasan ne olurdu biraz yürekli olsaydı. Adamlarına dedi ki:
-Böyle yiğide kıyılır mı? Gönderin yanıma gelsin.
Seyisler Hasanın ellerini ayaklarını çözdü. Köroğlunun yanına getirdiler.
Köroğlu ağalarını, beylerini, binbaşılarını toplamış, kahvaltı yapıyordu.
-Gel Hasan! Sen de karnını doyur, dedi.
Hasana yer açtılar. Aşçılar hemen bir kaşık getirdi.
Hasan kaşığı geri verdi:
-Bu kaşıkla ben ömür boyu yesem doymam. Şöyle büyükçe bir çomça varsa onu getir, dedi.
Hasana çomça geldi. Hasan patlıcanlı ekşili çorbaya öyle bir girişti ki, Köroğlu aç kaldı. Ağalar, beyler geriye çekilip Hasanı seyre koyuldu.
Hoylu dedi ki:
-Yiyenden korkma, demişler. Bu Hasanda iş var. İşe yarar bu…
Köroğlu işi şakaya döktü:
-Hoylu Bey doğru söylersin de, bu Hasan ne işe yarar. Saraçlık yok, marangozluk yok, yapıcılık yok, terzilik yok, nalbantlık yok, seyislik yok. Yok oğlu yok. Ne işe yarar?
Köse Kenan da alaya başladı:
-Kapıyı eski çarşaf gibi yırtmış ya… Demek ki bir babayiğitliği var.
Köroğlu:
-Öyle de Köse Kenan, babayiğitlik yürekle olur. Önce yürek gerek yiğide. Şimdi Hasanı Bozgediğe gönderelim. Bize bir büyük baş kesip getirsin. O zaman binbaşılığını düşünürüz. Tamam mı Hasan!
-Buyur Ağam.
-Bize bir büyük baş kesip getir. Seni binbaşı yapayım.
-Pekey Ağam.
Hasan kalktı:
-Köroğlu, Tanrı sofrana Halil İbrahim bolluğu versin, çorba çok güzel olmuş. Amma pek doymadım, gerisi var mı?
-Var var… Aşhaneye git, karnını doyursunlar.
Hasan çıktıktan sonra:
-Yahu hepimizi aç koydu, daha da “Doymadım.” diyor. Bu, adam değil dev.
Deyip gülüştüler.

Devam Edecek…

Yorum yok

Jodokun Selamı Var

Milcan

JODOKUN SELÂMI VAR

Jodok Amca hakkında, onun büyükbabamın amcası olduğundan başka bir şey bilmiyorum. Görünüşü nasıldı, nerede otururdu ve ne iş yapardı, bilmiyorum. Sadece ismini biliyorum: Jodok.

Ve bu ismi taşıyan başka hiçbir kimseyi tanımıyorum. Büyükbaba hikâyelerine «Jodok Amca henüz hayatta iken» veya «Jodok Amca’yı ziyaret ettiğim zaman» veya «Jodok Amca bana bir ağız armonikası hediye ettiği zaman» diye başlardı. Fakat asla Jodok Amca’yı anlatmaz, sadece Jodok’un yaşadığı dönemden, Jodok’a ziyaretten ve Jodok’un ağız armonikasından söz ederdi. Ona «Jodok Amca kimdi?» diye sorulduğu zaman «akıllı bir adam» cevabını verirdi.

Hele büyükanne hiç böyle bir amca tanımıyordu ve babam ismini duyduğu zaman gülmek zorunda kalırdı. Baba güldüğü zaman büyükbaba kızar ve o zaman büyükanne: «Evet, evet, şu Jodok», der, büyükbaba da memnun olurdu.

Uzun süre Jodok Amcanın orman bekçisi olduğuna inanmıştım, zira bir kere büyükbabaya «orman bekçisi olacağım» dediğim zaman, büyükbaba «bu, Jodok Amca’yı sevindirirdi» demişti. Fakat lokomotifçi olmak istediğim zaman da bunu söylerdi ve hiçbir şey olmak istemediğim zaman da büyükbaba daima; «bu Jodok Amca’yı sevindirirdi» derdi. Fakat büyükbaba bir yalancı idi. Gerçi onu çok severdim, fakat o uzun hayatı boyunca yalancı olmuştu. Sık sık telefona gider, ahizeyi alır, bir numara çevirir ve telefonun içine: «İyi günler Jodok Amca, nasılsın bakalım, Jodok Amca, hayır, Jodok Amca, evet tabii, muhakkak, Jodok Amca» diye seslenirdi ve hepimiz onun konuşurken telefonun çatalını kapalı tuttuğunu ve konuşuyormuş gibi yaptığını bilirdik.

Büyükanne de bunu bilirdi, fakat buna rağmen bağırırdı: «Şimdi telefon etmeyi bırak, pahalıya geliyor» bunun üzerine büyükbaba «şimdi kesmem gerek Jodok Amca» der ve yanımıza gelerek «Jodok Amcanın selâmı var» derdi. Daha önceleri daima «Jodok Amca henüz hayatta iken» demişti. Daha sonraları ise «Jodok Amcamızı bir kere ziyaret etmemiz gerek» dedi. Veya «Jodok Amca bizi mutlaka ziyaret eder» der ve bu esnada dizine vururdu, fakat bu inandırıcı görünmezdi, o da bunu farkeder, sessizleşir ve kısa bir süre Jodok’u bırakırdı. Ve biz de rahat bir nefes alırdık.

Fakat sonra yeniden başlardı:

Jodok telefon etti.

Jodok daima hep böyle söylerdi.

Jodok da aynı fikirde.

O Jodok Amca gibi bir şapka giyiyor.

Jodok Amca gezmeyi sever.

Jodok Amca her soğuğa dayanır.

Jodok Amca hayvanları sever, hayvanları sever Jodok Amca, onlarla gezmeye gider her havada gider Jodok Amca hayvanlarla gider, Jodok Amca dayanır her soğuğa dayanır şu Jodok Amca. Varsa da yoksa da Jodok Amca.

Ve biz, torunları, ona gittiğimiz zaman, «iki kere yedi ne eder» veya «İzlanda’nın başşehri nedir?» diye sormaz da, «Jodok nasıl yazılır?» diye sorardık.

Jodok uzun bir J harfi ile ve CK’sız yazılır, ve Jodok sözcüğündeki kötü taraf iki O harfiydi. Bütün gün büyükbabamın odasında Joodook’un O’larını duymaya kimsenin tahammülü

yoktu. Büyükbaba Jooodoook’un O’larını sever ve şöyle söylerdi:

Jodok Amca iri fasulyeler pişiriyor. Jodok Amca kuzey kutbunu övüyor. Jodok Amca sevinçten uçuyor.

Daha sonra durum o kadar kötüleşti ki her şeyi o ile söylemeye başladı:

Jodok Amca bozo zoyorot odocok. O okollo bor odomdor, boz yoron omcoyo godocoğoz.

Veya şöyle:

Jodok omco

bozo zoyorot odocok

O okollo bor odomdor

Boz yoronomcoyo godocoğoz.

Ve insanlar yavaş yavaş büyükbabadan korkmaya başladılar, hatta şimdi, Jodok diye birini tanımadığını, daha önce de birini tanımamış olduğunu iddia etmeye başladı. Biz onu ortaya atmışız. Biz «Jodok Amca kimdi?» diye sormuşuz. Onunla münakaşa etmenin anlamı yoktu. Onun için Jodok’dan başka bir şey yoktu.

Önce postacıya : «Günaydın, Bay Jodok» derdi sonra ben ve çok geçmeden bütün insanlara Jodok adını taktı.

Sevdiği kimseyi çağırdığı zaman : «Sevgili Jodok’um», küfür edeceği zaman: «Lanet olası Jodok» ve beddua edeceği zaman «Jodok canını alsın», dedi. Artık «açım» demedi, «Jodok’ um» daha sonraları, «ben» kelimesini de kullanmadı, «Jodok’un Jodok’u var» dedi.

Gazeteyi alır, «Jodok ve Jodok» sayfasını – yani kaza ve cinayet sayfasını-açar ve okumaya başlardı:

Jodok günü Jodok yakınlarındaki Jodok’da iki Jodok’un neden olduğu bir Jodok olmuştur. Jodok da bir Jodok Jodok’ dan Jodok’a gidiyordu. Kısa bir Jodok sonra Jodok Jodok’ unda bir Jodok’lu bir Jodok aldı. Jodok’un Jodok’u, Jodok Jodok ve onun Jodok’u, Jodok Jodok, o Jodokda öldüler.

Büyükanne parmaklarıyla kulaklarını tıkardı ve bağırırdı : «Artık duymak istemiyorum, dayanamıyorum». Fakat büyükbaba aldırmazdı. Bütün ömrü boyunca aldırmadı ve büyükbabam çok yaşlandı, ben ise onu çok sevdim. Nihayet Jodok’dan başka bir şey söylemese bile, biz ikimiz daima çok iyi anlaşırdık. Çok küçüktüm büyükbaba ise çok yaşlı idi, beni dizlerinin üstüne oturtur ve – Jodok’a Jodok Jodok’un Jodok’unu Jodok’undu – yani:

«Bana Jodok Amcanın hikâyesini anlatırdı» ve bundan çok mutlu olurdum, benden yaşlı fakat büyükbabadan genç olan herkes hiçbir şey anlamaz, onun beni dizlerine oturtmasını istemezlerdi. Öldüğü zaman çok ağladım.

Bütün akrabalara mezar taşma Firedrich Glauser değil Jodok Jodok yazılması gerektiğini, büyükbabanın bunu böyle arzu ettiğini söyledim. Ne kadar ağladımsa da beni kimse dinlemedi.

Fakat maalesef ne yazık ki bu hikâye gerçek değil, ve maalesef büyükbabam bir yalancı değildi ve maalesef yaşlanmadı da. Öldüğü zaman henüz çok küçüktüm ve yalnız onun bir kere «Jodok Amca henüz hayatta iken» dediğini hatırlı¬yorum ve hoşlanmadığım büyükannem ona haşin bir şekilde bağırmıştı: «Kes şu Jodok’unu» ve büyükbaba susmuş ve üzülmüştü, sonra da özür dilemişti. O zaman çok kızmıştım -bu hâlâ hatırladığım ilk kızgınlığımdır- ve şöyle bağırmıştım : «Benim Jodok Amcam olsaydı, ondan başka hiçbir şeyden söz etmezdim ve bunu büyükbabam yapsaydı, belki ömrü daha uzun olurdu ve benim de bugün hâlâ bir büyükbabam olurdu ve birbirimizle iyi anlaşırdık».

Peter Bichel

Yorum yok

Köroğlu Hikayesi

Milcan

Köroğlu Hikayesi (Maraş Ağzı)
Hacı Ali Özturan

Önceki Sayıdan Devam..

-Aslanlar beni parçalamaya geliyor! Yandım Allaaaah!

Deyip kervana doğru koşmaya başladı. Kervandakiler Dellek Deli Hasanın sesini duyup geriye döndü. Bir de baktılar ki, dev gibi bir adam, bağıra bağıra üzerlerine geliyor. Korktular…Hasanı dev gibi bir eşkıya sandılar. Her kervanda beş on tane koruma olurdu. Onlar bile bu dev adamla baş edemeyeceklerini anladı. Her biri bir yana, çil keklik yavruları gibi kaçtılar.

Hasan, kervandakilerin kendisinden korktuklarını  nereden bilsin? Hasan sandı ki, kervanı eşkıya bastı, kervancılar o yüzden kaçıyor. “Oğlum Hasan, aslandan kaçıp eşkıyaya tutulmanın anlamı yok. Kaçabildiğin kadar kaç!” deyip koşmaya başladı. O uzun bacaklarıyla öyle bir koştu ki, kervancıları geçti. Kervan sahibi baktı ki, korktukları dev adam kendilerinden daha korkak. Durdu… Hemen adamlarını topladı. Hasanı çağırdı.

-Gel bakalım kardaşım! Kimsin, necisin, nerden gelip, nereye gidiyorsun?

Hasan korka korka yaklaştı:

-Sivas Dağı Çamlıbel kalesine gidiyorum. Köroğluyla bir işim var da…

Kervancı iyice şaşırdı:

-Yahu kardaşım, Köroğlu Çamlıbelin ağasıdır. Senin gibi bir adamın ne işi olabilir orada?

-Ben Köroğluna binbaşı yazılmaya gidiyorum.

-Peki, biz senin babayiğitliğinden korktuk. Her birimiz bir yana kaçtık. Sen kimden kaçtın?

-Ne bileyim ben. Siz kaçtınız, ben de kaçtım.

Korumalar baktılar ki bu dev adam korkağın biri. Az önce kendilerini korkutup kaçırdı; kadına kıza, yaşlıya gence küçük düşürdü. “Şuna iyi bir sopa atalım da bir daha kervana nasıl yaklaşılacağını öğrensin.” dediler. Toplanıp Hasanın üzerine yürüdüler. Ama kervancı araya girdi:

-Durun, durun… Dokunmayın ona, dedi.

Korumalar:

-Ağam izin ver de şunun ağzını burnunu kıralım. Kervana nasıl yaklaşılacağını öğrensin, dedi.

Kervancı:

-Bu adamcağız bir şeyden korkmuş, kaçmış. Bize sığınmak istemiş, bu biiir. İkincisi, siz bu adamdan korktunuz mu?

-Yalan iyi değil Ağam, korktuk. Kalıbına bakınca bir adam sandık.

-Siz korktuğunuza göre bu adamdan herkes korkar. Bu adamı yanımıza alalım. Beline bir kılıç verelim. Eşkıyalar, yanımızda bu adamı görürse bizi soymaktan vazgeçer.

Korumalar düşündü:

-Haklısın Ağam, dedi.

Bezirgân:

-Hayvanları çözün, yemlerini sularını verin!

Diye buyruk verdi. Hasana:

-Adın ne senin? diye sordu.

-Hasan.

-Hasan Ağaya bir nargile basın!

Karşılıklı oturdular. Nargileleri tokurdatmaya başladılar.

Hasanın bundan sonra Çamlıbel yol ayrımına dek keyfine diyecek olmadı. Yediği önünde, yemediği ardındaydı. Bir türlü doymayan karnını sonunda doyuracak birilerini bulmuştu. Altında bir at, belinde bir kılıç. Susadıkça süt, acıktıkça et geliyordu.

Kervancının hesabı doğru çıktı. Kervana sataşmak isteyen hırlılar, hırsızlar dev gibi Hasanı görünce korkularından seslerini bile çıkarmıyordu. Öyle ya, Hasan atın üzerinde üç tuğlu vezir gibi oturuyordu. Kafası kümbet gibiydi, alnının çatı bir karıştı, kaşları dört parmak enindeydi, gözleri bakır tas gibiydi, bıyığı koç boynuzu gibiydi, uçlarını kıvırıp kulaklarının ardına asmıştı. Boynu çelik gibi, sırtı ekmek tahtası gibi, göğsü taraba tahtası gibiydi. Soluk alıp verdikçe, kalaycı körüğü gibi “Harrr! Harrr!” ediyordu. Kolları yedi yaşlı çınar gövdesi gibiydi. Kafası kervandaki insanların kafalarından bir arşın yukarıdaydı. Böyle birinin bulunduğu kervana hangi eşkıya saldırırdı?

HASAN ÇAMLIBELDE

 

Uzun sözün kısası… Hasan kervancılardan razı, kervancılar Hasandan… Böylece Sivas Dağına dek geldiler.

Bezirgân dedi ki:

-Bak oğlum Hasan, şu yol Konyayı dolaşır, biz oradan gideceğiz. Çok uzun bir yoldur. Amma o yoldan gidince Köroğluna ondalık vermekten kurtuluruz. Şu yol ise Çamlıbele çıkar. Senin yolun burası. Artık burada yollarımız ayrılıyor. Amma beni dinlersen bizimle kal. Bize koruma başı ol. Sana bol aylık veririm. Komşumuzda ehli namus, güzel bir kız var. Babası fukaranın biri. Benim sözümden çıkmaz. O kızla seni başgöz edelim. Geçinir gidersin. Köroğlundan möroğlundan sana yarar gelmez.

Hasan dam dedi darı demedi. ”Köroğlu da Köroğlu…” diye tutturdu. Kervandakilerle helalleşti. Çamlıbelin yolunu tuttu.

Koca kaleyi görünce Köroğluna olan hayranlığı bir kat daha arttı. Bu ne büyük kaleydi böyle. Her tarafı kesme taştandı. Burçlarında arı gibi askerler geziniyordu. Kapıda çifte nöbetçi vardı. Hasan bu disipline, bu düzene hayran kaldı. Binbaşılık umudu azalır gibi oldu. Ustasının, anasının, bezirgânın sözünü tutmadığına neredeyse üzülecekti.

Hasan kapıya doğru yaklaşınca nöbetçi sordu:

-Hey! Arkadaş! Dur bakalım! Kimsin, necisin?

Hasan olduğu yerde durdu:

-Bana Dellek Deli Hasan derler. Bağdattan geliyorum. Köroğluna diyeceklerim var.

-Ne diyecekmişsin Köroğluna?

-O ikimizin arasında …

Nöbetçilerden biri Hasanın önüne düştü. Meğer Köroğlu ayvanlı köşkte ağalarıyla, beyleriyle sohbet etmekteymiş. Nöbetçi varıp:

-Köroğlu Ağam, biri seninle görüşmek istiyor, dedi.

-Gönder gelsin, bakalım kimmiş.

Nöbetçi çıktı. Hasana:

-Köroğlu daha şorda, seni bekliyor, dedi.

Hasan sevindi. İşte düşleri gerçek oluyordu. İşte günlerdir beklediği an gelip çatmıştı. Heyecanla içeriye girdi. Hasan içeride yalnız Köroğlunu bulacağını sanıyordu. Kalabalıkla karşılaşınca şaşırdı. İçerdekilerden hangisinin Köroğlu olacağını araştırdı. Hepsi de Köroğlu olabilecek yiğitlikte görünüyorlardı. Deli damarı tuttu, yüksek sesle sordu:

-Köroğlu hanginiz lan?

Ayvalı köşkte derin bir sessizlik oldu. Sohbet durdu, kahve höpürtüleri kesildi, nargile tokurtuları duyulmaz oldu. Kimdi bu? Köroğlundan ne istiyordu? Köroğlunun bir anda rengi attı. “Bu adamı tanımam, bilmem. Acep ne kötülüğüm dokundu ki, hesap sormaya gelmiş.” diye düşündü. Ağalar, beyler de kötü yorumlar yapmaya başladı. Öyle ya, Köroğlu bu adama ne yapmıştı? Ne kötülük etmişti?

Köroğlu soğukkanlılığını koruyarak doğruldu:

Devam Edecek…

Yorum yok

Köroğlu Hikayesi

Milcan

Köroğlu Hikayesi (Maraş Ağzı)
Hacı Ali Özturan

Önceki Sayıdan Devam..

Hacı Ali ÖZTURAN

Dellek  Deli Hasan altınların ve binbaşı olmanın heyecanıyla dervişi göbek taşına yatırdı. O heyecanla dervişi fazla örselemiş olacak ki, derviş ah çekti, of çekti, inledi:

-Yavaş oğlum, yavaş. Kemiklerimi kıracaksın.

Hasan alttan aldı:

-Pekey Derviş Baba, pekey.

Hasan eline eşek torbası büyüklüğünde bir kese geçirdi. Kurban keser gibi:

-Bismillahu allahuekber!

Deyip, keseyi dervişin belinden kuluncunun arasına doğru öyle bir sürttü ki, dervişin derisi bastık gibi soyuldu. Derinin altından kızıl kan çıktı. Derviş:

-Yandım Allah!

Deyip fırladı. Elbiselerin olduğu yere koştu. Hasan o denli sert keselediğinin ayrımında değildi. Yaptığı keseye herkesin dayanabileceğini sanıyordu. Dervişin sıçrayıp kaçışına bir anlam verememişti. Şaştı kaldı… Elini kulağına attı, saf saf söyledi. Sesi kubbede yankılandı. Bakalım Dellek Deli Hasan ne söyledi:

                 Kesemin kaytanı sarı

                 Bir sürtüşte söker kiri  

      3/1       Derviş kaçtı zâri zâri

                 Ben bu işe şaştım kaldım

Dellek Deli Hasan ensesini kaşıdı. İkinci dervişe:

-Derviş Baba, sen de keselenecek misin?

Deyince, derviş korkusundan:

-Yok oğlum, yok. Keselenmeyeceğim. Su dökünüp gideceğim, dedi.

Hasan uzandı. Yandaki çunuru hamam tası tutar gibi tutup kaldırdı. İçindeki sıcak suyu dervişin tepesinden aşağı boşalttı. Derviş suyun sıcaklığından değil de, çunurun kafasına düşeceği korkusuyla bunaldı, ter içinde kaldı.

-Eline sağlık yavrum. Çok iyi yıkandım.

Deyip kalktı. Aceleyle hamamdan çıktı.

Hasan buna da şaşırdı. Bir çunur suyla dervişin yetinmesine şaştı kaldı. Elini kulağına attı. Bakalım ne dedi:

                 Çunurum var yirmi okka

                 Suyu şırıldar olukta

      3/2       Derviş kaçtı bir solukta

                 Ben bu işe şaştım kaldım

Hasan, altını aldı. Evirdi, çevirdi. Bir daha aldı:

                 Dervişin verdiği para

                 Hiç görmedim sarı lira

      3/3       Düşün Hasan kara kara

                 Ben bu işe şaştım kaldım

Hasan Köroğlunun altın ağacını düşündü. Tekmeyle Köroğlu ağaca vuruyor, altınlar dut gibi ağacın dibine yığılıp harman oluyordu. Bir zaman bunun düşüyle gözlerini kapadı. Sonunda gözlerini açtı. “Köroğluna binbaşı olmalıyım.” Deyip ayağa kalktı. Doğru ustasının yanına vardı:

-Ustaa!

-Ne var Hasan?

-Ben eve gidiyorum.

-Oğlum, tam müşterilerin gelme zamanı. Bu saatte eve gidilir mi?

-Öyle olması gerekti.

-Hasan oğlum, aklını başına al. Gir içeriye, müşteri bekle. Sen garip yiğit adamsın. Para kazanman gerek.

-Tamam da… Bugün işim var.

-Ne işin var lan? Gündüz gözüne evde ne işin var? Gözü sürmeli gelinler mi bekliyor seni? Duyan da ecer evli sanır.

Evlilik lafı Hasanın hoşuna gitti. Ağzının seli aktı. Ama Hasan kararını vermişti:

-İşim var usta. Haydi hoşça kal!

Deyip çıktı.

O hızla eve vardı. Hasanın bir kocakarı anası vardı. Oğlunu gündüz vakti evde görünce şaşırdı:

-Hayrola Hasan?

-Hayırdır Ana.

-Gündüz vakti niye geldin oğlum?

Hasan anasının karşısında pek laf edemezdi. Eveledi, geveledi; hık dedi, mık dedi; sonunda derdini anlattı. Elindeki altını anasına uzattı:

-Ana bu ne?

Kocakarı parayı aldı. İyice gözüne yaklaştırıp baktı:

-Altın… Nerden çaldın lan?

-Aman ana, kaç kez hırsızlık ettim ki…

-Ne bileyim ben. Ne geziyor bu sende? Bu çok kıymetli bir para. Üstünde Köroğlu yazıyor.

-Hamama iki derviş geldi. Bahşiş olarak bunu verdiler. Köroğlunun yanından geliyorlarmış. Ana sana bir şey diyeyim mi? Ben Köroğlunun kalesine gideceğim. Onun bir altın ağacı varmış. Ağacın gövdesine bir depik vurunca, altınlar haşır haşır yere dökülürmüş. Köroğlu da bu altınları binbaşılarına, ağalarına, beylerine, dağıtırmış. Gidip bir çuval altın da ben alacağım.

-Essah mı diyorsun?

-Essah ya.

-Oğlum sen aklını mı kaçırdın? Köroğlundan bir çuval altın almak kolay mı?

-Ağalarına, beylerine, binbaşılarına veriyormuş ya…

-Oğlum, sen ağa değilsin, biir; ağa olmak için ucu dönmez arazin, sayısız malın mülkün olmalı. Paranın nereden gelip nereye gittiğini bilmeyecek kadar varlıklı olmalısın. Oğlum sen bey değilsin, ikiii… Beylik kökten sürmeyle gelir. Sen bey soyundan değilsin. Binbaşı olamazsın, üüüç. Köroğluna binbaşı olmak için boy pos gerek amma, her şeyden önce yürek gerek. Ulan akşamdan sonra helaya gitmeye korkuyorsun, seni ben götürüyorum. Bu korkaklıkla Köroğluna nasıl binbaşı olacaksın?

-Bir yolunu bulurum.

Kadın, oğlunun kararlığını görünce alttan aldı :

-Gitme oğlum. Sana bir kız bulup, evereyim. Başgöz edeyim seni. Köroğlunun bir çuval altınından, senin terleye terleye kazandığın üç kuruş daha bereketli olur.

Dediyse de Hasan dinlemedi. Çarşıya çıktı. Altını bozdurup, giyimini kuşamını düzeltti. Sonra ustasına gitti:

-Usta!

-Ne var Hasan?

-Şu bizim defteri aç bakalım.

-Hayrola Hasan?

-Hayırdır usta. Borçlu muyuz, alacaklı mıyız, öğrenelim. Dünya ölümlü dünya, demişler

Ustası defteri açtı.

-Oğlum Hasan, dedi. Sen onaltı senedir burada çalışıyormuşsun. Son hesapta otuz iki kuruş borcun varmış.

Hasan ecer şalvarının cebine elini attı. Olan parasını ustasına verdi.

-Al usta, onaltı kuruş. Varım yoğum bu. Ben Köroğlunun yanına binbaşı olmaya gidiyorum. Tanrı kısmet eder de dönersem, kalan onaltı kuruşunu öderim. Bu onaltı kuruşu defterin sinek sıçmaz yerine yaz.

Sinek sıçmaz yeri, deyince Hasanın niyetini açıklamak gerek:

Meğer Halepte kervancının biri İstanbula gidiyormuş. Komşusu demiş ki:

-Yahu komşu, dönüşte bana 350 okka demir getir. Borcum ne ise veririm.

Kervancı sipariş defterini açmış. Eski Arap rakamlarıyla 350 okka demir yazmış. Yani bir tane üç yazmış, yanına “0” harfi gibi beş yazmış, sonra da sıfır yerine nokta koymuş. Arap alfabesinde sıfır yerine nokta konduğu için defterine öyle yazmış.

Kervancı İstanbula gitmiş. Alacağını almış, satacağını satmış. Komşusunun siparişini de alarak Halepe dönmüş. Çırağını gönderip komşusunu çağırtmış. Komşusu gelmiş. Kervancı demirleri göstererek demiş ki:

-Komşu istediğin demirleri getirdim. Tart, teslim al.

Adam demirlere bakmış, çok fazla demir var.

-Bu demir, benim siparişimden çok. Ben bu kadar sipariş vermedim, demiş.

Kervancı:

-3500 okka, demiş. Tam senin sipariş verdiğin kadar.

Adam şaşırmış:

-Ben 350 okka sipariş vermiştim.

-Hayır komşu, demiş kervancı, sen 3500 okka sipariş verdin. Defterim burda. Gel sen de bak.

Defteri açmışlar. Gerçekten de defterde 3500 okka demir yazılı. Yani Arap alfabesine göre, bir tane üç, bir tane “0” harfi gibi beş iki tane de sıfır yerine nokta.

Kervancı kendisini temize çıkarmış:

-Bak gördün mü komşu, 3500 okka yazıyor, demiş.

Adam bu işte bir yanlışlık olduğunu anlamış.  Tırnağının ucu ile ikinci sıfırı, yani ikinci noktayı kazımış. Meğer ikinci nokta sinek pisliğiymiş, kazıyınca çıkmış. Adam:

-Gördün mü komşu? demiş, ben 350 okka demiştim. Sen bundan sonra siparişlerini defterin sinek sıçmaz yerine yaz.

Hasanın işi de kervancının işine benzedi.

Ustası Hasan’a açıldı, öğüt verdi:

-Hasan, oğlum. O işler sana göre değil. Köroğlu ile âşık atılır mı? Sen yiğitsin, dürüstsün, ama Köroğluna binbaşı olmak için bunlar yeterli değil. O yaşam sana göre değil. Gel sözümü dinle, gitme oralara. Bir dul bacım var sana vereyim. Hamamdan da bir hisse veririm, geçinir gidersin.

Ustası ne denli dil döktüyse de Hasanı düşüncesinden caydıramadı. Hasan dam dedi, darı demedi. ”İlle de Köroğlu…” deyip tutturdu. Ustası baktı ki Hasan kafasına Köroğlunu takmış:

-Başın göl, ayağın sel!

Deyip Hasanı gönderdi. Hasan ustasıyla, anasıyla helalleşti. “Al Allah kulunu, zapteyle delini!” deyip Çamlıbelin yolunu tuttu.

Halep’in dışına çıkınca Hasan korktu. Issız yer adamı korkutur, derler. Hasan geriye dönmeyi düşünürken ileride bir kervanın ağır ağır ilerlediğini gördü. “Varıp onların sığınayım. Hayvanlarını yükler, yardım ederim. Onlar da beni kurttan, kuştan korurlar.” diye düşündü. Tam bu sırada bir tepenin eteğinden geçiyordu. Meğer tepenin yukarılarında bir kertenkele sinek avlıyormuş. Sineği yakalamak için boş toprakta birdenbire koşmaya başlayınca, toprak aşağı doğru hışırdayarak dökülmüş. Korkağın biri olan Dellek Deli Hasan taşların birden bire aşağı doğru indiğini görünce öyle bir korktu ki:

Devam Edecek…

Yorum yok

Köroğlu Hikayesi

Milcan

Köroğlu Hikayesi (Maraş Ağzı)
Hacı Ali Özturan

Önceki Sayıdan Devam..

Hacı Ali ÖZTURAN

*Çatal Kafa(Dayım)Ahmet Kebapçı (Çaycı)

                                         Dostlar Çayhanesi:Akçakoyunlu mahallesinde               

                                      dedem Yusuf Kalfa’nın (Kebapçı) konağının

                                                altındaki çayhane.

      Çayhane destanını bitiren meddah her zamanki şiiriyle hikâyeye başladı:

                       Dinleyin methedem erlerin başın

                 Nice kalelere atardı taşın

                 Kim kesti ejderhâ gibi koç devin başın?

                 İsmi kaldı cihâne sır ile sırdır hey!

 

                 Tut için ruhsatım vardır

                 Bâki kalmaz bu devr-i eyyam

                 Ne gül vardı, ne bülbül vardı, ne de serencam

                 Eski çeşmim var iken deryâlarda hey!

 

                 Deryâlar deryâlanmasın

                 Birde vaay, ikide vaay, üçte vay!

                 Bir derde müptelâyım ki

                 Desem vaay, demesem vay!

-Diyelim mi?

(Dinleyiciler hep bir ağızdan):

-Diyeliiim!

-Hay haaay! Belî ağalar, kıssa-i mâcerâmız nerde karar kılmıştı?

Dinleyiciler hep bir ağızdan:

-Dellek Deli Hasan hikâyesine gelmiştik! dediler.

Bunun üzerine meddahımız hikâyeye girdi:

-Belî ağalarar, gûş-ı makam, el kıssa-i mâcerâ-i  destan, meşhuuur Köroğlu hikâyesi Dellek Deli Hasanda kalmıştı ama,önce Köroğlunun cömertliğini anlatalım. Ağalar, Köroğlu cömertti,kahvesi içilir, aşı ekmeği yenirdi. Aşhanesinde gece gündüz kazanlar kaynardı. Aşçıları, mutfakçıları pervane gibi döner, hizmet ederdi.

 

Ülkeyi köy köy dolaşan dervişler, yolcular, dertliler Çamlıbelden geçerken kesin kes Köroğluna uğrardı. Köroğlu, yolcuların dinlenmelerini sağlar; atlarına arpa, kendilerine azık hazırlattırırdı. Yoksulların dertlerini dinler, onlara para yardımı yapardı. Bekârlara nişanlanma parası, nişanlılara düğün parası verirdi. Bu yüzden Köroğlu, halkın gönlüne taht kurmuştu.

Köroğlu ağırbaşlıydı, ama kendini beğenmiş değildi. Alçak gönüllüydü. Yoksul zengin ayrımı yapmaz, her konuğu ile nargile içer, birlikte sohbet ederdi. Bu sohbetlerde dervişlerin yeri daha ayrıydı. Köroğlu dervişlere saygı gösterirdi. Ülkeyi köy köy, oba oba gezerek halka din bilgileri öğreten  bu Tanrı askerlerini sofrasına baş konuk ederdi. Onların konuşmalarını, öğütlerini dinler, kafasına takılan şeyleri sorar öğrenirdi.

İnsan yaşlı olunca, hele derviş olup Tanrının buyruklarını halka öğretmeyi görev olarak kabul etmişse, onda can korkusu olur mu? O derviş zaten dünya zevklerinden elini eteğini çekmiş, kendisini Tanrının yolunda çalışmaya adamıştır. Can korkusu ne arar böyle dervişlerde? Bu dervişler zaman zaman Köroğluna kızsalar bile, Köroğlu hiç karşılık vermezdi:

-Canın sağolsun Derviş Baba, derdi.

Mahalle mektebinde, hocanın önüne diz çökmüş çocuk gibi, suçlu suçlu boyun bükerdi.

Koçaklarına, keleşlerine, yiğitlerine tembih ederdi:

-Aman ha bu dervişlere ses çıkarmayın. Bunlar dövse eline sağlık deyin, sövse diline sağlık deyin.

Köroğlu, dervişlere bol para verirdi. Onların hayır dualarını almak için ne yapacağını şaşardı.

Meğer Köroğluna uğrayan bu dervişlerden ikisinin yolu Bağdata düşmüştü.

İki derviş, “Önce kirimizi, terimizi atalım.” diye hamama gittiler. Biri dedi ki:

-Keseciye vermek için yanımıza bahşiş parası alalım mı?

-İyi düşündün. Onun da hakkını vermeniz gerek.

-Köroğlunun bize verdiği altınlardan birini versek nasıl olur?

-İyi olur.

Derviş kesesini açtı. İçinden bir altın aldı. Soyunma yerinden, serinlik bölümüne geçtiler.

Eski hamamlarda üç bölüm olurdu. Soyunma bölümü, serinlik bölümü, sıcaklık bölümü… Soyunma bölümünde soyunulur, peştemal bağlanır, değerli eşyalar kasaya bırakılırdı. Sıcaklık bölümünde açık ve kapalı kurnalar olurdu. Ortadaki göbek taşına yatılır, yeteri kadar terledikten sonra kese yapılır, sabunla yıkanılırdı. Bir de serinlik bölümü vardı. Bu bölüm, soyunma ve sıcaklık bölümlerinin arasında olurdu. Sıcaklık bölümünde sıcaktan bunalanlar, serinlik bölümüne geçerek serinlemeye çalışırdı.

İki derviş soyunma bölümünden serinlik bölümüne geçti. Sıcaklığa doğru yürüdüler. Sıcaklık ile serinlik arasında çifte kapı vardı. Kapının biri içeriye, sıcaklığa açılırdı; öteki dışarıya, serinliğe… İki kapının arasında bir kişi sığacak kadar boşluk vardı. Öndeki derviş, dışa açılan kapıyı açtı. Boşluğa girdi. İkinci kapıyı açar açmaz dondu kaldı: Göbek taşının ortasına bir adam bağdaş kurmuş oturuyordu. Bu adam o denli iri ve uzundu ki, kafası neredeyse hamamın kubbesine değecekti. Adamın kafası kümbet gibiydi. Alnının çatı bir karıştı. Kaşları dört parmak enindeydi. Gözleri bakır tas gibi kıpkırmızıydı. Bıyığı koç boynuzu gibiydi. Uçlarını kıvırmış, kulaklarının arkasına asmıştı. Burnu et kabağı gibiydi. Boynu arasa küleği gibiydi. Sırtı ekmek tahtası gibiydi. Göğsü taraba tahtası gibiydi. Nefes alıp verdikçe kalaycı körüğü gibi “Harr! Harr!”  ediyordu.

Derviş öyle korktu ki, bembeyaz oldu. Bu gördüğü in miydi, cin miydi bilemedi. Hamamlar tekin olmaz, derler. Yoksa bu gördüğü koncoloz muydu?

İkinci derviş öndeki arkadaşını hafifçe iteledi. Öndeki derviş sendeleyerek hamamın sıcaklığına girdi. Bu kez şaşırma sırası arkadaki dervişe gelmişti. Göbektaşında oturan adamı görünce benzi saz gibi oldu, dili tutuldu. Bu ne heybetli, bu ne korkunç yaratıktı. Bu insan olamazdı. Olsa olsa korkunç bir cindi. Dervişler “euzu besmele” çektiler. Ama göbektaşında oturanın kaybolduğu yoktu.

Birdenbire gök gürlemesi gibi bir ses duyuldu:

-Kapıyı kapatın lan! Hamamı buz gibi ettiniz! Ben öyle üç beş bismillahla gidecek şeytan değilim.

Dervişler derin derin soluk aldı. “Tanrıya şükür, cin değil insanmış.” diye düşündüler. Korkuları geçince hamamın sıcaklığının da etkisiyle saz gibi solan yanakları nar gibi oldu. Varıp göbek taşının bir köşesine oturdular. Mırıldanarak birbirlerine ilahiler söylemeye başladılar.

-Keselenecek misiniz?

Konuşan o adamdı. Meğer bu uzun adam tellakmış.

-Evet, keseleneceğiz, dedi dervişin biri.

Derviş avucundaki altını adama verdi:

-Bu senin keseleme ücretin. Bizde duracağına sende dursun. Al bakalım.

Adam altını aldı. Evirdi, çevirdi:

-Bu nasıl para? Nedir bu? diye sordu.

-Buna altın derler. Hiç görmedin mi?

-Görmedim Derviş Baba.

-Yahu, hayatında hiç altın görmedin mi?

-Görmedim…

-Allah Allah!

-Derviş Baba, ben keseciyim, delleğim yâni. Hamamdan eve, evden hamama giderim. Dünyadan haberim olmaz. Bana bahşiş diye üç beş kuruş verirler, hepsi o… Ben başka para bilmem. Şimdi bu altın dediğin kuruştan değerli mi değersiz mi, sen onu de!

-Bu çok değerli oğlum. Bir güğüm kuruş olacağına, bu altından üç dört tane olsun yeter.

Tellağın gözleri iri iri açılmıştı. Çocuksu bir saflıkla dervişi dinliyordu. Derviş onun bu saflığını, baba yiğitliğini görünce içinden “Tam Köroğluna göre  bir yiğit.” diye düşündü. Dedi ki:

-Adın ne senin?

-Hasan… Dellek Deli Hasan derler bana.

-Bak oğlum Hasan. Bu altından, bir çuval ister misin?

-İsterim ya Derviş Baba. Amma nerden bulacağım. Her keselenen altın vermez ki adama.

-Oğlum, sor bakalım, bu altını biz nerden aldık.

Dellek Deli Hasan düşündü. Sahi bu dervişler alış veriş yapmazlar. Bağları bahçeleri olmaz. Haydan alır, Huya verirler. Acaba altını nereden aldılar.

-Sahi nerden aldınız Derviş Baba?

-Köroğlundan.

-O kim?

-Köroğlu mu? Köroğlu Sivas Dağının Çamlıbelindeki kalesinde oturan gözü gönlü bol bir ağadır. Yanında ağaları, beyleri, binbaşıları, binlerce askeri var. Kapısına gelen fakirin fukaranın, dervişin abdalın, köylünün kentlinin, garibin dertlinin sayısı bilinmez. Köroğlu açı doyurur, yoksulu giydirir, borçluyu borcundan kurtarır. Diyeceksin ki, bu parayı nereden alır? Köroğlunun bir altın ağacı var. Paraya sıkıştıkça varır altın ağacına bir tepik vurur. Ağacın dallarından  “Cavvv!” diye altınlar dökülür.Yere harman gibi yığılır. Köroğlu bu altınları çuval çuval binbaşılarına dağıtır, yoksullara dağıtır.

Dellek Deli Hasan, yapısından ve azametinden beklenmeyen çocuksu bir saflıkla dervişin anlattıklarını dinliyordu. Birden heyecanla bağırdı:

 -Ben varsam, bana da verir mi?

-Verir ya… Var oraya, “Ben binbaşı olmaya geldim.” de, yeter. Seni binbaşı yapar. Çuval çuval altın verir.

Devam Edecek…

Yorum yok
«Önceki Sayfa